MASUM KAR TANELERİ, ENGİN MEMİŞ, 1.1.2020
Aydınlık yeryüzünün karanlık gökyüzünü terk etmesine dakikalar kalmışken, gri renkli bulutlar çoktan gök kubbeyi kaplamış, kuzeyden dondurucu ve sert bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Taşından toprağına, çiçeğinden böceğine, kedisinden kuşuna yaratılmış herkes ve her şey üşüyordu. Ansızın beyaz renkli bir kar tanesi çok yukarılardan aşağılara doğru narince süzülmeye başladı. O ilk kar tanesi soğuk kaldırıma değer değmez, birkaç kar beyazı renkli tane daha usulca yeryüzüne indi. Hemen ardından, birkaç kar tanesi çığ gibi büyümeye başladı. İlk önce deste, sonra düzine, son olarak binlerce ve milyonlarca oldular. O andan sonra göz gözü görmez oldu. Yeni bir yıla saatler kala fevkalade şiddetli bir tipi başlamıştı.
Soğuk kaldırımlar ve yalnız caddeler birdenbire beyaz renge bürünmeye başlarken Fikret, tek başına yürüyordu. Üzerinde incecik bir mont ve rengi solmuş gömlek, çorapsız ayaklarında delik ayakkabıları vardı. Bir an sarsıldığını hissetti. Düşecek gibi oldu. Hızla yanından geçen birisi, omuzuyla Fikret’in omuzuna çarpmıştı. İlk önce ne olduğunu anlamadı ve şaşkınlıkla etrafına baktı. Ona çarpan kişi, elindeki kalabalık poşetlerle çoktan ilerlemiş ve uzaklaşmıştı. Üstelik Fikret’ten özür bile dilememişti. Sanki, Fikret yoktu. Yaşamıyordu. Sonra etrafı incelemeye başladı.
İnsanlar arılar gibi, hızla yağan iri taneli karlara ve tipiye aldırış etmeden heyecanla bir yerlere gidiyorlardı. Sanki hepsinin fevkalade önemli işleri ve aceleleri vardı. Garip bir durumdu. Anlam veremedi. Sonra, şu an hareketsiz bir şekilde durduğu caddenin çoktan beyaz renge bürünmüş kaldırımından çam ağaçlarının dallarına doğru baktı. Rengarenk ışıklarla süslenmişti. Gökteki yıldızlar gibi parıldıyorlardı. Heyecanlanmıştı. Kalbi hızla atmaya, açlıktan guruldayan midesi kıpırdanmaya başlamıştı. Bir şeyler anımsıyordu fakat hatırlayamıyordu. Hemen ardından, ela gözbebeklerini hızla çamların iğne yapraklarından bembeyaz ışıklarla, kırmızı, mavi, mor ve platin renkli süslerle süslenmiş sahte bodur çam ağaçlarına çevirdi. Kalp atışları iyice hızlanmıştı. Ne soğuğa ne de kara aldırış etmeden terlemeye başladığını hissetti. Şu an garip bir durum vukuu bulmuştu. İncecik montu, gömleği ve çorapsız delik ayakkabılarıyla üşümeliydi. Hatta donarak ölmeliydi. Belki de tir tir titreyip bir mekâna sığınmalıydı. Fakat o, aklında hatırlayamadığı bir soru, ruhunda anlam veremediği garip bir hisle yaşamaya devam ediyordu. Kuvvetle muhtemel güdüleri, şu an Fikret’i ayakta tutuyordu. Bir ara başı döner gibi oldu. Bayılacağını hissetti. Ansızın anlama veremediği bir şekilde çok düşünmüş ve hissetmişti. Sonra, bir koku birdenbire ilk önce burun deliklerine hücum etti, sonra ciğerlerini doldurmaya başladı. Hemen ardından, bedeni ve ruhu o koku tarafından tamamen zapt edilmiş, mevsim bahar olmuş, her yerde rengarenk çiçekler açmaya başlamıştı. Fikret, o kokunun etkisiyle hayallere dalmıştı. Ruhunda tertemiz ve sıcacık düşler hissediyordu. Şu an nedenini bilmese de bu rüyadan ayılmak, yeryüzünün acımasız soğuğunu hissetmek istemiyordu. Fakat şu an, felç hali geçiren bir insan gibi durduğu yerde dimağı, aradığı ve anımsamadığı soruya biraz daha yaklaştığını kulaklarına fısıldıyordu. Hem bir şeyler hatırlamalı hem de bir şeyler anımsamalıydı. Üstelik ruhu huzur, kalbi fevkalade heyecan doluydu. Durmadan, hızla atıyordu. Bu hızla atmaya devam ederse, kuvvetle muhtemel göğüs kafesini parçalayıp çıkacaktı. O an, her ne kadar şu an hissettiği düşten hiç uyanmak istemese de aradığı sorunun gizemiyle ve büyük bir isteklendirmeyle dakikalardır hareketsiz durduğu kaldırımda kendine geldi ve hızla kafasını soluna doğru çevirdi. Yanında kocası ve iki ufak çocuğuyla, masmavi gözlü bir kadınla göz göze gelmişti. O kadın, teninden yayılan ve bahar aylarını anımsatan kokusuyla Fikret’e tebessüm etmiş ve kar taneleri gibi narin bir ses tonuyla, “İyi bir gelecek senin olsun, sakın pes etme,” demişti. O an bugün yılbaşı olduğunun farkına vardı.
Evet, bugün yılbaşıydı. Gelecek bir yıl yeni umutlarla ve heyecanlarla doluydu fakat neden o buradaydı. Üstelik üzerinde kokan, çirkin kıyafetlerle ve yırtık ayakkabılarıyla. Her ne kadar bugünün diğer günlerden farkı olmayıp sabah Güneş aynı yerden doğacak olsa da insanlar sevdikleriyle yan yana ve sıcacık evlerinde olacaklardı. Geç saatlere kadar muhabbet edip birbirlerini ne kadar sevdiklerinin farkında olacaklardı. Anıları ruhlarına kazınacaktı. Bugün iyi, temiz ve mutlu bir gelecek için adeta bir düşünme gecesi ve vesileydi. Fikret’te evine gitmeliydi. O da eşinin o güzel kokusuna sarılıp mavi gözleri içinde kaybolmalıydı ve çocuklarıyla yeni bir yıla merhaba demeliydi. O an ansızın çok üşüdüğünü hissetti ve hızla durduğu yerden yürümeye başladı. Evine gitmeye karar vermişti.
Evinin çok yakında olduğunu, şu an hangi cadde üzerinde ve nerede durduğunu biliyordu. Karlarla ve kayan arabalarla kaplı caddeden karşı kaldırıma geçip ara sokaktan düz yürüdükten sonra, evine kısa bir sürede varabilirdi. Bu bilinçle kayan arabalara ve karlarla kaplı caddeye aldırış etmeden karşı kaldırıma geçti. Hızını kesmeden, aceleyle yürüyen ve mutlu insanları iterek solunda kalan ara sokağa daldı ve yürümeye devam etti. Çok heyecanlıydı. Yürürken devamlı düşünüyordu. Sanki onları senelerce görmemişti. Eve varır varmaz kızına ve erkek çocuğuna sarılacak, eşinin masmavi gözbebeklerine bakarak onun kokusunu ciğerlerine çekecekti.
İlk önce eşinin ilk hamile kaldığı anı hatırladı. Ne kadar sevinmişlerdi Saadet Hanımla. Uzun zamandır çocukları olmamıştı. Doktorlar çocuklarının olacağına az bir ihtimal hatta ihtimal bile vermemişlerdi. Fakat mucize yeryüzüne tecelli etmişti. Sonraki günlerde birisi kız, diğeri erkek ikizlerinin olacağını öğrenmişlerdi. Mutlulukları hızla katlanmış, sanki sonsuzluk içinde tüm evrene yayılmıştı. Fikret, bol kazançlı bir işe sahipti. Saadet Hanım, çocuklarının olacağını öğrendiği an işinden istifa etmişti. Sahip oldukları onlara yeterdi. Birisinin adını Sevda, diğerinin ismini Umut olmasını kararlaştırdılar.
Onlar doğduktan sonra ve büyüdüklerinde ise her zaman birbirlerine duydukları “Umut Dolu” sevdayı evlatlarıyla paylaştılar.
Saadet ve Fikret, birbirlerini büyük bir tutkuyla sevmişlerdi. Sevgileriyle birlikte karşılıklı saygıları, onları bir bütün yapmıştı. Sanki ikisi, evrende parıldayan, birbirlerine bilinmeyen fizik yasalarıyla kesin olarak bağlı ve masmavi parıldayan ikiz yıldızlardı. Çocukları ise etraflarında dönen yaşam dolu gezegenlerdi. Fikret, evlendikleri ilk gece, sabaha kadar Saadetin ellerini tuttu. Gözlerine uyku girmemişti. O günden sonra her gece, onun elleri olmadan uyuyamamıştı. Bir an o karanlık yatağın içinde ellerine ulaşamazsa korkarak uyanmaya başlamıştı. Saadet, Fikret’in atar damarı, midesi, gençliğinde kapkara ve kör karanlık gecelerde yaşadığı korkunç kabuslarının ve soğuk yalnızlığının şifası olmuştu. Saadet merhemiydi, acıyla yanan ruhunun.
Fikret durmadan ve aceleyle yürüyordu. Tipi hızlanmıştı. Kar taneleri küçülmüş ve sanki buzlaşmıştı. Sert esen kuzey rüzgarlarının gücüyle mermi gibi düşüyordu yeryüzüne. Kar, adeta çelik bir bıçağa dönüşmüştü. Esen şiddetli rüzgâr, ağaçların dallarındaki ve kaldırımlardaki karları adeta un gibi her yere püskürtüyordu. Fakat Fikret, ıssız sokağın sarı renkli sokak lambaları altında yürürken ne canını acıtan kar tanelerine ne de buz gibi rüzgâra aldırış etmiyordu.
Onlara kavuşacağı anı düşlerken, hanelerin buğulanmış camlarını izliyordu. O evlerde yaşayan insanların aydınlık ve neşe dolu parlak gölgelerinin yansımalarını gördükçe içi ısınıyor ve ailesine kavuşacağı an için hem hevesleniyordu hem de hayaller kurmaya devam ediyordu.
Şu an sokağın en sonundaydı. Ana caddeden sokağa yürüyeli çok kısa bir zamandı sonraydı, fakat ona sonsuzluk gibi gelmişti. Masmavi gözlere ve evlatlarına kavuşacağı sayılı dakikalar kalmıştı. Önünde basamakları çok fazla olan bir üst geçit duruyordu. Eskiden bu basamakların çok daha az olduğunu anımsamıştı. Birileri, sanki bir gecede ansızın bir üst geçit inşa etmişti. Üstelik Fikret, çok yorulmuştu ama neden yorulduğunu hatırlayamıyordu.
Bugün ailesini ve yeni bir yılı bir süre hatırlayamadığı gibi, unuttuğu birçok şey vardı dimağında. Sadece hissediyor ve bu hisler ile yoluna, bir anlık beynindeki aydınlanmayla hareket ediyordu.
Üzerindeki kokan ve incecik kıyafetlerine, yırtık ayakkabılarına aldırış etmeden Fikret, koşarak üst geçidin merdivenlerini tırmandı. O andan sonra onlara kavuşmasına çok az bir zaman kalmıştı. Dakikalar ile ölçülebilecek bir zaman dilimiydi. Bir ara düştü. Alnını üst geçidin mermerlerine çarptı. Oluk oluk kan hızlıca kar beyazı karları kızıla çevirdi. Aldırış etmedi. Düştüğü yerden hızla kalktı.Tipinin ve rüzgârın şiddetine, buz tutmuş merdivenlere rağmen üst geçitten indi. Karşısında duran sokağa doğru o an koşmaya başladı. Yarım dakika bile sürmeyecek koşmadan sonra sağa, hayallerinin sokağına doğru döndü ve durdu. İki elini diz kapaklarına koydu ve derin bir nefes aldı. O an ne olduğunu unuttu tekrardan.
Neden buradaydı? Nereye gidiyordu? Kimdi? Ne için terlemişti? Bugünün ne anlamı vardı? Neden bu sokak bomboştu?
O an bacaklarına sürtünen bir cisimle korkuyla dikeldi. Kırçıl renklere sahip bir kedi ona bakıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu. O an kendine tekrar geldi. Kedileriydi, kırçıl renkli. Fakat kedileri bu saatte neden sokaktaydı. Bu sokakta ömrü, onlarla geçmişti. Yanlış giden bir şeyler vardı. Üstelik evinin ışıklarını göremiyordu. Üç katlı binasına bakmaya devam etti. Bir an gözüne başka bir ışık çarptı. Evlerinin arkasında başka bir bina duruyordu fakat Fikret, bu binayı nasıl görebiliyordu. Sanki yaşadıkları bina ve daire ansızın yok olmuştu. Uçup gitmişti. Yerinde kapkaranlık bir boşluk vardı. O an ruhunda şiddetli panik ve korku hali hissetti. Tekrar koşmaya başladı.
Yaklaşık on beş saniye içinde binasının yanına varmıştı. O an gördüğü manzara karşısında felç kalmış bir hasta gibi hareketsiz kaldı. Ellerini ve ayaklarını oynatamıyordu. Kendi kendine, “Allah’ım,” dedi. “Bu bir kâbus,” dedi. Binası ve dairesi yok olmuştu. Yerinde taşlarla kaplı boş bir arazi vardı. Sırtını hemen arkasında bulunan akasya ağacına dayadı. O akasya ağacının dalları balkonuna kadar uzanırdı. Dün gibi hatırlıyordu.
Nice anılar yaşamıştı o balkonda. Saadet’ten önce o balkonda sayılarını hatırlayamadığı zamanlarda üşüdüğünü hissetmiş ve zil zurna sarhoşken defalarca yalnızlığına ağlamıştı. Fakat güzel gözlü eşi Saadet’e kavuştuktan sonra ansızın ruhu ısınmıştı. O yanındaysa, mevsim her zaman ilk bahardı. Serin akşamlar, onunla o balkonda otururken içi ısınıyordu. Saatlerce muhabbet eder hayallerinden bahsederlerdi. Fakat şu an her şey anlamsız ve garipti. Fikret ne düşüneceğini, nasıl hareket etmesi gerektiğini bilmiyordu. Bir şeyler ruhunun en derin ve mahrem odasından dimağına usulca sızıyor fakat o sızan ışığı göremiyordu. Sadece hissedebiliyordu. Şu an büyük bir boşluktaydı. Bu hisler içinde taşlarla ve karlarla kaplı boş araziye yürümeye başladı. Üstelik şu an tir tir titriyordu. İlk önce etrafına baktı. Ela gözbebeklerini gökyüzüne kaldırıp. Binayı ve oturdukları daireyi düşledi. O an kulaklarında sesler duymaya başladı. Sevda ve Umut, sanki tekrar çocukluk zamanlarına dönmüş ve sevgiyle “Baba, baba,” diyorlardı. Sonra ansızın söğüt ağacına doğru bakmaya başladı. O an gözleri kararmaya başladı. Bayılıyordu. Son gördüğü Saadet’in masmavi, parıldayan gözleri ve bebeksi yüzündeki gülümsemeydi. Yere düştüğünde ciğerlerini buram buram Saadet’in teninden yayılan bahar kokuları doldurmuştu. İşte o zaman neler olduğunu, neden burada olduğunu anımsadı ve göz bebeklerinden bir damla göz yaşı ilk önce çenesine doğru aktı ve soğuk kar taneleriyle birleşti.
Tekrar gözlerini açtığında, koskocaman ve sıcak bir spor salonunun ahşap zemini üzerine serilmiş, kalınca yer yatağı üzerinde yatıyordu. Koluna bir serum bağlanmıştı. Alnında gazlı bez vardı. Fakat şu an tecrübe ettiği duruma şaşırmamıştı. Her şeyi çok bilinçli bir şekilde anımsıyordu. Gözlerini kapattı ve gözyaşı damlaları sessizce tekrar akmaya başladı.
Fikret sessizce ağlarken, yanı başında duran iki görevli birbirleriyle hüzünlü bir şekilde konuşup Fikret’e bakıyorlardı. Fikret, bildiği gerçekleri tekrar duymamak için Saadet’i ve çocuklarını düşlemeye başladı. Düşünün en tatlı yerinde, bahar kokuları ve rengarenk çiçekler bedenini ele geçirmişken ansızın düşleri beyninde kapkaranlık oldu. Şu an neden burada olduğunu anımsayamıyordu. Derin bir uykuya geçmeden, son duydukları görevlinin ağzından çıkan anlamsız kelimelerdi.
“Mehmet Ağabey. Şurada yatan evsizin ismi Fikret. Biz ona Fikret Ağabey derdik. Bizim mahallede otururdu. Mahallenin en saygın kişisiydi. Saadet isimli bir eşi vardı. Tüm mahalle güzelliğine ve iyi niyetine aşıktı. İki tane çocukları oldu. Sevgi ve Umut. Onlar büyüyene kadar çok mutluydular fakat Saadet Abla, bir yılbaşı gecesi ansızın vefat etti. Büyük bir beyin kanaması geçirdi. Fikret Ağabey, o öldükten sonra kendine gelemedi. Sonra, o da rahatsızlandı. Bildiğimiz kadarıyla alzheimer rahatsızlığına yakalandı. Bu arada çocukları aralarında mal mülk derdine düştüler. Fikret Ağabey’in tüm birikimini kanuni olarak üzerlerine geçirdiler. Hemen ardından onu bir hastaneye yatırdılar. Bildiğimiz kadarıyla hiç yanına uğramamışlar. Sadece hastane masraflarını karşılamışlar. Fikret Ağabey, birkaç kez hastaneden kaçtı. Kaçar kaçmaz hep evinin olduğu yere gelirdi. Binaları yıkıldıktan sonra biz birkaç kez onu baygın halde boş arazide bulduk. Hemen ardından hastaneye geri gönderdik. Fakat bir süre sonra çocukları hastane masraflarını da ödememişler. Bu şekilde evsiz kaldı. Yine bu muhitte, sahile yakın bir yerde, kayalıklarda yaşıyor. O gündün sonra her yılbaşı evinin olduğu yere gelir.”
***SON***

Sildenafil Absorption Resource
Sildenafil Absorption Resource